• Volkan

İTTİHAT ve TERAKKİ 1908-1914 ~ Feroz Ahmad

© Kaynak Yayınları No: 19

1. Basım: Sander Yayınevi, 1971

2. Basım: Kaynak Yayınları, 1984

13. Basım: Kaynak Yayınları, Kasım 2020



Hindistan Delhi doğumlu tarihçi Feroz Ahmad'ın Londra Üniversite'sinde hazırladığı İttihat ve Terakki konulu doktora tezinin yeniden ele alarak ve yeni malzeme ekleyenek kitaplaştırılmış hali olan bu kitap için İlber Ortaylı hoca "sol görüşü yansıtır" diyor ve okunabilir bir kaynak olarak belirtmiş.



Resneli Niyazi'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun Makedonya eyaletinde dağa çıkışının hikayesiyle başlıyor kitap. Bir roman gibi hızlıca okunmaya müsait olmasına rağmen, dipnotların ve kaynakların çeşitliliği daha bu ilk bölümde dikkat çekiyor.


İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Jöntürk hareketinin bir parçası olarak Abdülhamid'e Meşrutiyet'i yeniden ilan ettirmek üzere gerçekleştirdiği "gizli" çalışmalar, sonradan dağa çıkarak ve hatta çokça suikast ile şiddete de başvurularak Saray'a alenen kurduğu baskılar tüm detaylarıyla anlatılıyor. Örneğin II. Meşrutiyet'in ilk önce Makedonya şehirlerinde ve Cemiyet üyeleri tarafından, ancak bundan sonra (ve hemen ardından) genele şamil olarak Abdülhamid tarafından ilan edildiğini ben bu kitapta okudum ve öğrendim. Güncel popüler kitaplar bu detaylara girmiyor.


Detaylara örnek olarak bu olayın İngiliz dış işleri arşivlerinden alınmış yazışmalardan zamanın İngiliz Konsolos yardımcısının ağzından anlatılışını verebiliriz:

Öğleden sonra saat bir buçuk sularında, her zamanki Selanik treniyle Drama'ya, Ruşen bey adında genç bir kurmayın başkanlığında 100 kadar er ve 20 kadar subay geldi... Ruşen Bey bir konuşma yaparak Türk İmparatorluğu'nun yok olmaması için meşruti bir hükümetin gerekli olduğunu söyledi ve Osmanlı hükümetinin, din ve ırk ayrımı gözetmemesi gerektiğini belirtti. Ayrıca, ilkelerinin 'la patrie, liberté, égalité, fraternité' kelimeleri olduğunu açıkladı. Sonra askerlere dönerek, 'şimdi kasabaya giderek meşruti bir idare ilan edeceksiniz. Direnen, rütbesi ve makamı ne olursa olsun, derhal öldürülecek...' dedi. Bu arada, Konak'ta, camide ve Rum Kilisesi'nde toplanmış olan Rum ve Müslüman halk, meşrutiyete bağlılık yeminleri etmekteydi... Sonunda, saat dörtte Meşrutiyetin kabul edildiği ilan olundu ve Padişah'a, Mutasarrıf Ziya Paşa'nın istemeyerek imzaladığı telgraflar yollandı..."

II. bölümde İttihat ve Terakki'nin başarılı olduğu devrim sonrasında, ülkede oluşan kargaşa ortamında halkı kontrol altına alabilecek başka bir otorite olmamasına ve hatta yeterli saygınlığa da sahip biricik unsurun kendi cemiyetleri olduğu gerçeğine rağmen neden yönetimde yer almamayı seçtiği yine etraflıca ama yalın bir anlatımla açıklanıyor.


Bu Jöntürk hareketininin, aslında 1860-1870 yıllarında Genç Osmanlılar'ın getirdikleri çözüm yollarından (meşruti bir hükümet kurarak Padişah'ın yetkisini kısıtlamak ve azınlıklara yasa önünde eşitlik tanıyarak, onların isteklerini yerine getirmek) başka bir yol bulabilmiş olmadıkları; ama farklarının Genç Osmanlılar Meşrutiyet'i kabul ettirdikleri anda iktidara gelme olasılığı bulan, devlet idare etmek üzere yetiştirilmiş yönetici, seçkin bir zümreye mensupken, Jöntürkler'in müderrisler, küçük memurlar, bürokratlar, harp okullarındaki ikinci derece görevliler gibi meslek gruplarına mensup olmaları, devlet yönetiminde deneyimsizliklerinin de farkında olmaları ve yüksek makamları. ele geçirmeyi planlamamış olmaları bugünün en hafif tabiriyle "ilginç".


31 Mart Ayaklanması'na kadar oluşan siyasi ortam kitapta yine tüm detaylarıyla inceleniyor; neredeyse meclis tutanaklarını okuyor hissine kapılıyorsunuz. Sonrasında gelişen olaylara hazırlık mahiyetinde de diyemiyorum zira İttihat ve Terakki'nin İstanbul'da birkaç günde güçten düşmesini yazar da incelenmeye değer bulduğunu söylüyor.


31 Mart karşı devrimini, İttihat ve Terakki'nin İstanbul'da uğradığı siyasi yenilgi ve yıkımı, ancak Makedonya'daki 3. Ordu'nun yeni siyasi kararları anayasaya aykırı bularak kabul etmemesini, Mustafa Kemal'in Kurmay Başkanı olduğu Hareket Ordusu'nun Selanik'ten yola çıkışını ve İstanbul'u işgalini, Millet Meclisi'nin toplanmasını ve Mehmet Reşad'ın tahta çıkarılışını belgeleyen dipnotlarla bir roman edasında okuyabilirsiniz.


Sonraki bölümlerde İttihat ve Terakki'nin kimilerinde "tek parti diktatoryası" olarak da tanımlanan iktidar döneminde imparatorluğunda içinde bulunduğu politik ve mali ortamın etkisiyle karşılaştığı sorunlar irdeleniyor. Fransız ve İngilizler'in imparatorluk içindeki rollerinin nasıl kuvvetlendiği, bu ülkelerin şirketlerinin nufuzlarının nasıl arttığı, Fransızlar tarafından kurulan Osmanlı Bankası'ndan, İngiltere'deki Sir Ernest Cassel'in bankası National Bank of Turkey'den, diğer Alman bankalarından alınan savaş finansmanı borçlarının yarattığı finansal güçlükler, ülkedeki güçlenen milliyetçiilik akımlarının ortasında bir ulusçuluk programı ortaya koymaya çalışılan siyası ortamla beraber irdeleniyor.


İtalya ile yapılan İtalyan-Türk Savaşı, aynı sıralarda İstanbul'da bir takım subayların kurduğu Halaskâr Zabitan adındaki bir grubun manifestosu ve İttihat-Terakki'nin hükümetten çekilmesi, bununla da yetinmeyip meclisten de silinmeleri için Padişah'ın yayınladığı bir hattıhümayunla meclisin dağıtılması, ve sonraki siyasi karışıklık ortamında çıkan Balkan Savaşı ve hemen hemen hiç örgütlenecek imkan bulamayan ordunun her yerde bozguna uğraması, hükümetin (Cemiyet'in tüm karşı çıkışlarına rağmen bertaraf edilmesiyle) ateşkes antlaşmasını imzalaması....


Feroz Ahmad, Edirne'nin Bulgaristan'a verileceği korkusuyla (veyahut belki de bahanesiyle) hükümeti Babıâli Baskını adıyla bilinen darbe ile devirmelerini (keza Edirne'nin kurtarılışını da) bir önceki değerlendirdiğim kitaptaki gibi hikayeleştirmiyor, ama İttihatçıların ve mevcut hükümetin kafasında neler olmuş olabileceğine yönelik güzel bir analiz yapıyor.


Kitabın bundan sonraki kısmında, Balkan Savaşı'ndan ve Balkanlar'daki toprakların kaybını takip eden dönem yine detaylarıyla incelenirken, Osmanlı'nın içerisinde İslamcılık unsurunun özellikle Arapların da beklentileri ile de paralel olarak nasıl kuvvetlendiği, bununla birlikte özellikle Ermeni ve Rum azınlıkların mecliste temsili ile tatmin edildiği, Enver Paşa'nın Harbiye Nazırı da olması ve orduyu gençleştirme çalışmaları gibi çeşitli ıslahat çalışmaları irdeleniyor ve yorumlanıyor.


Sonuç bölümündeki özet ve değerlendirmeden birkaç alıntıyla bitirelim:


... zincirleme toprak kaybetme süreci, Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan ile birleşmesiyle başlar. ... Babıâli'nin itibarını zedeleyen ve Jöntürkler'in kaderini çizen olaylar ise, 1911'de İtalya ve bir yıl sonra da Balkan devletleriyle yapılan savaşlardır. İtalyanlar Libya'yı Balkan devletleri ise Türkiye'nin Edirne ile İstanbul arasındaki kara parçası dışında kalan Avrupa'daki topraklarının tümünü işgal etmişlerdi. Bu kayıplar, hiçbir abartmayı gerektirmeyecek kadar önemlidir. Yalnızca alan ve nüfus olarak hesaba vurulduğunda Türklerin, 3 milyon km²'lik bir alanın 1 milyon 100 bin km²'sini ve 24 milyonluk nüfusun 5 milyonunu yitirdikleri görülür. ... İmparatorluğa çok uluslu niteliğini kazandıran Rumeli'deki toprakların kaybedilmesinin Jöntürkler'in ideolojisi üzerindeki etkisi, ağırlık merkezinin Anadolu'ya kayması olmuştur. Makedonya'nın bu denli önem taşımasına karşın, doğma büyüme Makedonyalı olan İttihatçıların, üstelik giriştikleri hareketin de beşiği olan bu toprakların kaybedilmesine fazla tepki göstermemeleri ve yeniden İmparatorluğa katmak için harekete geçmemeleri oldukça şaşırtıcıdır. ... Balkan Savaşları'ndan sonra, Osmanlıcılık siyasetinin yerine, İslamcılığın ve milliyetçiliğin getirildiği kabul edilir. Bu milliyetçiliğin Türk milliyetçiliği değil, Turancı bir milliyetçilik olduğu ileri sürülürse de ikisinin arasındaki fark, kesin olarak belirlenmiş değildir. Önemli olan, yeni bir ideolojik formülün getirilmesinden çok, izlenen siyasette bir değişiklik yapılmış olmasıdır. Artık, Arnavutların, Rumların ve Slavların gönlünü almak gerekliliği kendiliğinden ortadan kalkmış; iş, Ermenilerle Arapları yatıştırmaya kalmıştı. ... Osmanlı ordusunun Balkanlar'daki yenilgisinden sonraki du rum, siville askerin birbirine karşı tutumlarının yeniden düzen lenmesini gerektirdi. Bu da, orduya siyasetin girmesi ve askerin açıktan açığa siyasete karışması sonucunu doğurdu. Ortam, her iki tarafa da eşit haklar tanıdığından, sivilin, savaş zamanında bile, askerin egemenliği altına girmesi biçimini almadı. Kurulan bu denge sayesindedir ki, Cemiyet, orduyu yeni baştan örgütleye bilecek ve ülkeyi, beklenmedik başarılar göstereceği Birinci Dünya Savaşı'na girebilecek gibi hazırlayacaktı.

Yorum ve önerileriniz için şimdiden teşekkürler.

Volkan

10 views0 comments