• Volkan

SAHİLDE KAFKA ~ Haruki Murakami

Umibe No Kafuka

© Haruki Murakami, 2005

Japonca Aslından Çeviren: Hüseyin Can Erkin

© Doğan Yayınları

1. Baskı: Ekim 2009

50. Baskı: Haziran 2022



Murakami'yi uzun zamandır okumak istiyordum. Üzerine çok araştırma yaptığımdan ve seveceğime emin olduğumdan değil, ismini ve övgü/yergi karışımı yorumların nasıl böyle keskin ayrışabildiğine merakımdan.

44. yaşıma kısmetmiş.


Bu kitapta ilk kez başıma gelen garip bir şey oldu...

600 sayfalık kitabın 400. sayfası civarında neredeyse okumayı yarıda kesip kitabı elimden bırakacak bir ruh halindeyken, kitabı bitirdiğimde "ee ne oldu şimdi, her şey yarım kaldı" düşüncesiyle birlikte, "kahretsin" deyip fırlatma isteği, yerini bir anda "bir daha mı okusam" hissine bıraktı... Ve ikinci (ama çok hızlı) bir okuma yapmak zorunda hissettim kendimi. Karşılaştıklarımı aşağıda özetledim; ama önce genel bir bakış :)



Murakami daha en baştan "okuduğunuzun bir masal olabileceği hissine kapılmak" konusunda sizi uyarıyor:

On beşinci yaş günümde, evimden ayrılarak daha önce adını bile duymadığım, uzaklardaki bir şehre kaçtım; orada küçük bir kütüphanenin bir köşesinde yaşamaya başladım. Belki masal gibi gelebilir. Fakat bu bir masal değil. Hangi anlamda olursa olsun.

Evi terkeden anne ve ablasının ardından, babasının en hafif tabirle 'garip' bir kehanetini zihnine kazımış 15 yaşında bir genç olan Tamura, evini arkasına bakmadan terkedip farklı bir şehirde benliğini aramaya gidiyor.

Ama kehanet bir gölge gibi peşimden geliyordu.

Paralelde, adeta başka bir kitap okuyormuşsunuz hissi veren diğer bölümlerde ise, ikinci dünya savaşının hemen sonrasında çocukluğunda yaşadığı 'açıklanamaz' bir hadise sebebiyle tüm hafızasını hatta okuma yazma yetisini bile kaybeden ve kendisini de bir 'akılsız' olarak tanımlayan Satoru Nakata üzerinden dönen 'iilginç' olaylar silsilesini okuyoruz. Kedilerle konuşabilen, garip doğaüstü olayların olmasına sebep verebilen 'kitabın en tatlı karakteri' Nakata da, kendisine eşlik eden ve gittikçe sempatikleşen bir başka karakter Hoşino ile birlikte çeşitli olayların içerisinden geçiyor. Çok kuvvetli bir karakter olma potansiyeli hissettiğiniz karakterlerden Sakura'nın sadece bir seks objesi olmaktan öteye gidememesi, üstelik bazı başka kuvvetli bağlara (!) sahip olma ihtimaline de rağmen orada sıkışıp kalması üzücüydü.


Öncelikle kendi akışı içinde sıradan bir roman bekliyordum dersem yalan olur; ama bu kadarını da tahmin etmemiştim doğrusu. Evet, kitap daha ilk sayfada "Karga adlı delikanlı" ismiyle anılan ve sonradan ana karakter Kafka Tamura'nın üst benliği olduğunu tahmin edeceğimiz konuşan bir karga karakteriyle başlıyor; ama bunu özümsemek nispeten kolaydı...


Sonradan olan olayları Murakami'nin uyarısının aksine "absürd bir masal" diye tanımlamak zorundayım. Kendisine Johnnie Walker ismini vermiş (ve spoiler vermemek için yaptığı garip şeyleri anlatmayacağım) bir karakter, gökten birden istavrit veya sülük yağmaya başlaması, kedilerle konuşabilen bir adam, KFC'nin Albay Sanders'ının kitapta birden belirmesi ve hikayeye ciddi şekilde etki ettikten sonra en az belirdiği kadar ani bir şekilde ortadan kaybolması, hiç beklemediğiniz anda birden 'aşırı' detaylı ve hoyrat bir şekilde tasvir edilen seks sahneleri... Bunları sindirmek hiç kolay olmadı.


Böyle bir romanın içinde seks anlatımlarının olmasını garipsemiyorum ama o kadar detaylı ve 'gereği sorgulanabilir' şekilde serpiştirilmiş ki... Hem fiziksel hem mental olarak erken gelişmiş de olsa henüz 15 yaşında olan bir cocuğun ağzından, ama 60 yaşındaki yazarın düşünce dünyasını anlatan canlandırmalar, o kadarını bilmemize neden gerek olduğunu anlayamadığım cinsel yönelimlerin açıklanması için seçilmiş cümleler, hafif tabiriyle 'bezdirici'.

Hele bir de işin içine ensest girince ve aslında konunun özünün de bu olduğunu anlayınca (tecavüzün de normalleştirilmeye çalışıldığı bölümler de cabası), kendinizi bunları okumamış/görmemiş sayıp Nakata ve Hoşino'nun aksiyonuna bırakmaktan başka çareniz kalmıyor ve bir an önce sona ulaşmaya çalışıyorsunuz.




Gelelim ikinci okumada beni şaşırtan kısımlara;


600 sayfalık kitabın henüz 140. sayfasında, ana karakterlerden ikisi, Soseki'nin Madenci adlı kitabından bahsederken, biri diğerine şöyle diyor (Murakami kendi kitabına yönelik değerlendirmeleri önden yazmış adeta):

"Kitabı okumayı bitirdiğimde aklımda birçok soru kaldı. Acaba o romanda hangi mesajlar verilmeye çalışılmış diye. Yine de, nasıl desem, 'ne demek istediğini anlamadım' diyeceğim kısımları tuhaf bir şekilde zihnimde yer buldu. Doğru düzgün anlatamadım gerçi ama." ... "...söylediklerin bir hayli ilginç. ... Yeniden okuma isteği uyandırdı bende."

Acaba bu tek cümle mi bilinç altıma işlemişti de tekrar okuma hissine kapıldım?


Benzer şekilde aynı iki karakter Schubert'in sonatları hakkında konuşurken, Murakami yine muhtemel eleştirilere önden yanıt vermiş. Yine ikinci okuyuşumda dikkatimi çekti:

"Franz Schubert'in piyano sonatlarını hakkını vererek çalmak, dünyadaki en zor işlerden biridir ... Şimdiye kadar çok sayıda isim yapmış piyanist bu parça üzerinde şansını denedi, ama sanki hepsinde eksik olan bir şey vardı. Tatmin edici ölçüye ulaşan biri henüz çıkmadı. Neden biliyor musun?" ... "Çünkü parçanın kendisi tamamlanmış değil de ondan."

Tam da kitabı bitirdiğinizde aklınızdan geçen "Lost gibi bitti kitap, neden böyle yarım yamalak, her şeyi açıklamadan bıraktı ki?" düşüncenize cevap gibi bir kısım da varmış meğer:

"Bu tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıktan ötürü güçlü bir cazibe yaratırlar. ... "Bu eserde, yalnızca bu eserde olan ve insanların. yüreğine ulaşabilen bir bağ var." ... "Schubert'i anlamak için kendini alıştırman gerekiyor. Ben de ilk dinlediğimde sıkılmıştım. ... Ancak zamanla anlarsın. Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Bu her şeyde böyle olur. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok. Çoğu insan bu ikisi arasındaki ayrımı yapamaz.

Kitapta çokça yer alan metaforlar da yine 262. sayfada, bu sefer Yunan tiyatrosuna atfedilerek açıklanmış. Sonradan bunları keşfetmek keyifliydi:

İroni insanı derinleştirir, büyütür. Bu da, daha büyük bir boyutun kurtuluşu için giriş kapısı işlevi görür. Orada evrensel umut olgusunu bulabilirsin. O yüzden de Yunan tiyatroları günümüzde bile birçok insan tarafından okunuyor ve sanatın temel formlarından biri olarak kabul ediliyor. Tekrarlamış oluyorum belki, ama dünyadaki her şey metafordur. ... Bizler metafor düzeneği yoluyla, ironiyi kabulleniriz. Sonra da kendimizi derinleştirir, geliştiririz.

Murakami, kitaba eşilk edecek müzikleri de hikayenin içine serpiştirmiş. Kimi zaman Tamura'nın walkman'inde, kimi zaman arabanın CD çalarında, kimi zaman oturdukları bir cafe'de Beethoven'ın Arşidük Üçlüsü'nü, Prince'in Little Red Corvette'i veya Radiohead'in Kid A'i gibi yine kitabın sıradışılığına eşlik edecek parçalar seçmiş.


Genci Öyküsü gibi eski Japon eserlerinde sıklıkla geçen 'yaşayan ruhlar' ve 'bedenden sıyrılma' (ruhun bedenden ayrılarak binlerce mil uzaktaki bir yerlere gitmesi, orada önemli bir işi hallettikten sonra kendi bedenine dönmesi) gibi temalara olmadık yerlerde yapılan atıflar, kitabın keşfedemediğiniz ana fikri ile bağlantılıymış meğer.


Sonuç olarak Murakami merakımı gidermeyi umduğum kitabı kafam karmakarışık şekilde bitirdim. Şimdi (belki ileride) bir kitabını daha okurum diye düşünüyorum. Ama kim bilir...


Yine kitaptan bir alıntıyla bitireyim. Kitabın bu göndermelerle dolu olması çarpıcı mı değil mi, siz karar verin:

"Dün akşam, çok iyi anladım. Anlamı olmayan şeylerde anlam aramaya kalkmanın zamanımı boşa harcamak olacağını." "Bilgece bir sonuç. 'Haddinden uzun düşünmek, hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır' derler."

Yorum ve önerileriniz için şimdiden teşekkürler.

Volkan

8 views0 comments

Recent Posts

See All