• Volkan

BELLEK ve AKDENİZ (TARİHÖNCESİ ve ANTİKÇAĞ) ~ Fernand Braudel

© 1998, Editions de Fallois / Les Mémoires de la Méditerranée

© 2006, Metis Yayınları - Kasım 2007 (İlk Basım), Aralık 2016 (3. Basım).

Yayıma Hazırlayan: Bülent Doğan


Akdeniz'in uzun ve parlak geçmişi içinde tarih tekerrürden ibaret değilse de; hep aynı kumaştan dokunmuştur. - Fernand Braudel

Aslen 16. ve 17. yüzyıllar tarihi konusunda uzmanlaşmış ünlü bir Fransız tarihçi olan Fernand Braudel, Albert Skira'nın tarihöncesini ve antikçağı da kapsayacak şekilde yayınlamak istediği Akdeniz tarihi "albümü" için kendisini seçmesinden sonra hazırlanmaya başlamış ama Skira'nın 1973 yılında ölmesi sonrasında proje rafa kaldırılmış. Yayınlanan bu kitap ise, 1969'da Skira'ya teslim edilen, daha sonra adeta mükemmelliğine "kıyılamayarak" Jean Guilaine ve Pierre Roillard'ın çalışmaları ve ek notlarıyla yayınlanan metnin değiştirilmemiş hali.


Önsözde yine Jean Guilaine ve Pierre Roillard, kitabı ve Braudel'in tarzını aşağıdaki mükemmel şekilde tarif ediyor:


Sf.14

... bu kitapta neolitik köylülerin fetihleri, bilim ve sanat alanında son derece bereketli bir Doğu, yorulmak bilmek nedir bilmeyen Fenikeli gemiciler ve tüccarlar, yazı, İon felsefesi veya Roma hukuku gibi muazzam kazanımlar karşısında her an büyülenen bir Braudel'le karşılaşıyoruz. Modern çağların tarihçisi, peşinden koşup durduğu tüm evreleri, hep süregiden ticaret evresini, ticarete bağlı olarak ortaya çıkan ve onu da kolaylaştıran Fenike alfabesi evresini hep birer devrim olarak sunar. ... Yunanistan ve Roma gibi iki devi sarıp sarmalandıkları efsanevi havadan sıyırır, onları kendilerinden önce gelen uzun hazırlık dönemlerinin becerikli toparlayıcıları olarak algılar. ... Kanaatlerinden güç alan bilimadamı kişiliğinin arkasındaki Öğretmen kimliği de hep yerindedir; İskender'i sadece ve çok fazla Doğu ile uğraşmakla suçlar; onu ilk çalışmalarında yönünü henüz bulamamış bir doktora öğrencisiymiş gibi azarlar veya Roma'yı Akdeniz sınırlarının ötesine geçip yolundan saptığı için paylar.



Braudel'in tarihi anlatma tarzı gerçekten etkileyici. Çok karmaşık hale gelebilecek konuları senkronoloji yapmaktan sa farklı dönemleri birbiriyle kıyaslayarak bir roman gibi sunuyor ve dikkatinizi hiç kaybetmemenizi sağlıyor, yıllar ve kişiler arasında kaybolmanıza izin vermiyor.


Anlattığı her dönemi, gözünüzde canlandırabileceğiniz şekilde tasvir ediyor. Aşağıda Mısır'ı, Mezopotamya'yı ve Kartaca'yı nasıl tariflediğine, yaşadıkları kaderi nasıl açıkladığına bir bakın:


Sf.99 (Mısır)

Firavunun yanında vezir, aynı soydan prensler. Firavun tarafından ve tüm Mısır'da geçerli olmak üzere yetkilendirilmiş yazıcılar, yani bir bakıma ayrıcalıklı ve bu ayrıcalıklarının farkında olan mandarinler. Tabanda köle köylülerden oluşan sayısız bir halk. ... Her yıl su baskınına uğrayan vadi Nil nehrinin suları altına gömülünce, köylü için bir dinlenme dönemi başlar: O zaman da firavunluğun angaryaları -örneğin devasa piramitlerin inşaatı- sırtına biner. Bu, kölelik biçimlerinden biridir. İkincisi vergidir, ne zaman bir şikayet yükselse hemen yeni bir vergi bindirilir.

Sf.101 (Mezopotamya)

... bu diyar hiçbir zaman soluklanıp rahata erememiştir. Nehirler arasındaki ülkenin tarihi çoğunlukla dramatik niteliklere bürünen kesintilere uğrayıp durmuştur, hiç sonu gelmemecesine. ... İnsan doğasına aykırı çöldeki göçebeler, dağlılar veya yüksek yörelerden gelip geçen boş mideli insanlar Mezopotamya'nın tarlalarına, bahçelerine ve kentlerine akın edip dururlar. Kendi yağıyla kavrulabilen bu tarihli bölge, herkesin ele geçirmeyi veya payına düşeni almayı düşlediği bir meyvadır.

Sf.241 (Kartaca)

... "Amerikan usulü" yerden yeni bitmiş bir kent olan Kartaca, karışıma çok elverişli bir yerdir. Sağlamlığı zevk inceliğine tercih eden, basit, somut, aceleci uygarlığıyla da "Amerikan tarzı"nı çağrıştırmaktadır. Bu güçlü kent, dünyanın dört bir bucağından denizcileri, zanaatkârları, paralı askerleri kendine çekmiştir. Kapılarını her türlü kültürel akıma açık tuttuğu için, eşyanın tabiatı gereği kozmopolit olmuştur. Yedi yüzyıl boyunca Afrika'nın Akdeniz sahillerine damgasını korkunç bir biçimde vururken, Afrika'nın kanı da akla gelebilecek her yoldan ona kadar ulaşmış ve kentin öz suyuna karışmıştır. Kolanizatör kent, bunun acısını çekmiş ve kendi de kolonileşmiştir.




Elbette, tarihe merakı olmayanlar için havada kalan "canlandırmalar" gibi geliyor olabilir. Ama tarihi anlamak amacıyla okuyan bir okuyucu benim gibi 100'e yakın not alabilirken, diğer taraftan da Braudel'in tarzından etkilenmeden edemiyor.


Brauldel'in "Siteler Yunanistanı"nı anlatırken, mesafelerin kısalığı ve dar bir alana yayılmışlığını okuyucuya en etkili biçimde "sindirtmek" için seçtiği anlatım tarzını aşağıda örnekleyerek ne demek istediğimi belki biraz daha açıklayabilirim:



Sf. 288

Eleusis'den Marathon'a veya kuzeyde Euripos kıyısındaki Oropos'tan güneydeki Sunion burnuna, yani Attika'nın en güney ucunu oluşturan burna hayatında bir değil birçok kez gitmemiş tek bir Atinalı bile yoktur herhalde. Sunion burnunda Poseidon tapınağı yükselir ve Platon'un orada, etrafında öğrencileriyle, söylev vermeyi sevdiğini biliyoruz. Aynı şekilde Sokrates de yanında Faidon'la birlikte yazın incecik bir su şeridi haline gelen Ilissos'tan yukarı doğru yürürlerken (serinlemek için sandaletlerini çıkarıp suyun içinde yalınayak yürümüşlerdir), tartışa tartışa giden iki yolcu farkına bile varmadan Atina ovasından çıkıp, Hymettos dağının etrafından dolaşıp Mesogeia ovasına girebilirler. Güzergahlar kısadır: Pnyks'in üzerinden halk meclisi toplantısını haber veren dumanlar yükselince, yurttaş köylü âsasını eline alıp görev ve zevkin onu çağırdığı yakındaki kente yayan gider.

Hele ki bir de "Büyük İskender hayallerini süsleyen ihtiraslarının peşinden giderek, Doğu'yu değil de, daha yeni yeni serpilen Batı'yı hedefleseydi ne olurdu?" bölümü var ki; harika. Bu kısımla ilgili spoiler vermiyor; ilgililerin benimle irtibata geçebileceğini belirtmekle yetiniyorum.


Yorum ve önerileriniz için şimdiden teşekkürler.

Volkan

16 views0 comments