TÜRKÇE | ENGLISH

 

 

 

 

Bu kitaptan neler ögrendim...

• Byzantion'u eski Yunanistan'daki Megara kentinden gelenlerin (tahminen MÖ 660 yılında) kurduğunu.. (Sf.40)

• Kral Byzas'ın Yunanistan'dan gelen bu göçmenlerin kralı olduğunu, Byzantion'un da "Byzas'in yeri" demek olduğunu.. (Sf.40)

• Bosphorus'un Yunanca "Boğa Geçidi" demek olduğunu, boğanın boğazdan geçmesinin de Zeus ve sevgilisi İo hakkındaki bir efsaneye dayandığını.. (Sf.48)

• Çemberlitaş sütununu Roma İmparatoru Konstantin'in MS 330 yılında Roma'daki Apollon Tapınağı'ndan getirterek, Konstantinapolis'i Roma İmpartorluğunun başkenti yapmasının onuruna diktirdiğini.. (Sf.98)

• Dikilitaş'ın Mısır'da Firavun III. Tutmosis adına yontulduğunu, Konstantin'in yeni başkentini güzelleştirmek için dünyanın çeşitli yerlerinden görkemli anıtlar ve heykellerle birlikte bu taşı da Mısır'dan getirttiğini.. (Sf.162)

• Topkapı Sarayı'nda sırayla geçilen üç kapıdan Bab-ı Hümayun'un Acem usulüne göre, Bab-üs Selam'ın Frenk usulüne göre (Avrupa tarzında), Bab-üs Sade'nin de Türk tarzına göre yapıldığını ve Osmanlı İmparatorluğu'nun, bünyesinden bütün kültürleri kapsayan büyük bir dünya devleti olduğunu gösterdiğini.. (Sf.380)

• ve daha birçok şeyi..

 

Bu kitabı neden sevdim...

• Büyüdüğüm şehir hakkında ne kadar çok bilmediğim şey olduğunu bana gösterip gözümü açtığı için..

• Dan Brown'ın şehirlerinden önce İstanbul'u keşfetmem gerektiğini farketmemi sağladığı için..

• Bir Türk yazarın da araştırmaya dayalı kaliteli bir roman yazabileceğini ispatladığı için..

 

Begendigim kısımlardan alıntılar...    

Sf. 453

...

Hayran bakışları bir süre minarelere takılı kaldı. "Burası sadece cami değil, medrese, kütüphane, sıbyan mektebi, hastane, imaret, misafirhane gibi birimlerin de yer aldığı bir yaşam merkezidir. Süleymaniye gibi külliyeler Osmanlı kentini oluşturan mimari adacıklardır. Şehir bu merkezlerin etrafında şekillenmiştir. Bu külliyeler aynı zamanda Osmanlı'nın dünya görüşünü de yansıtır. Mesela külliyelerde, başta cami olmak üzere binalar özene bezene inşa edildiği halde, etraflarında bir çevre düzenlemesi yapılmamıştır. Mimar sadece külliyenin sınırlarının içindeki yapıların sorumluluğunu almıştır."

...

"Oysa bütün bu muhteşem eserleri yapan Osmanlı mimarları kolaylıkla çevreyi de düzenleyebilirlerdi. Ama yaşadıkları toplum, inançları, gelenekleri görenekleri buna engeldi. Osmanlı'da içe dönük bir yaşam vardı. İnsanlar dünyayı camilerin, külliyelerin avlularından izliyorlardı. Geniş yollar, büyük alanlar, parklar açmak, ihtiyaç olarak görülmüyordu."

Roma dönemindeki alanları düşündüm.

"Ama Konstantinopolis böyle değilmiş."

Takdir eden gözlerle süzdü beni.

"Çok hızlı öğreniyorsunuz Nevzat Bey."

...

"Haklısınız, öyle değildi. Mesela arkamızdaki Beyazıt Meydanı'nın yerinde Tauri Forumu vardı. Düz bir cadde, yani mese bu meydanı doğuda Konstantin Forumu'na, yani Çemberlitaş'a batıda Bovus Forumu'na, yani Aksaray'a bağlıyordu. Vezneciler'in olduğu yerde Filadelfion Forumu vardı, bugünkü Saraçhane'nin bulunduğu bölgede ise Amastrianon. Günümüzdeki Sultanahmet bölgesi dediğimiz yerde ise kocaman bir hipodrom ve halkın yararlandığı başka bir geniş alan, Augustaion yer alıyordu. Oysa Osmanlı İstanbul'unda süslenmiş sokaklar, tiyatroları olan meydanlar, heykellerle bezenmiş alanlar yoktu. Halkın toplandığı yerler Süleymaniye gibi büyük camilerdi. İçe kapalı toplum, içe kapalı alanlarda toplanıyordu."

...

 

Sf. 378

... o tamamen farklı bir insan, bağımsız bir kişilik. Ve şu da bir gerçek: Amacınız ne kadar yüce olursa olsun, kendi öz çocuğunuza bile zorla hiçbir şey yaptıramazsınız."

 

Sf. 225

...

Evet, burası o kadar etkileyiciydi ki, sadece İstanbul'da değil, gördüğüm, gezdiğim bütün tarihi yerler içinde akıldan asla çıkmayacak olanıydı. Hiçbir tarihi mekanda, günümüzle bağım kesilmemişti. Dolaştığım yer binlerce yıl önce yapılmış bir saray, bir medrese, bir kilise, bir tapınak, bir kale olabilirdi ama oraları gezerken geçmişte değil, günümüzde olduğumu hisseder, az sonra oradan ayrıldığımda yeniden yaşadığımız dünyaya döneceğimizi bilirdim. Fakat ne zaman bu sarnıca insem, ne zaman bu nemli havayı ciğerlerime çeksem, ne zaman bu sütun ormanının arasına dalsam, epi topu birkaç adım ötemde akıp gitmekte olan günümüz yaşamının çok uzağına düşmüşüm, başka bir zamana, başka bir boyuta geçmişim gibi gelirdi bana. Şimdi de öyle olmuştu işte, burasının atmosferi düşüncelerimi kesintiye uğratmış, kendi büyüsüyle aklımı sarıp sarmalamıştı. İşte bu yüzden olsa gerek, yüzlerce balığın sakin sakin yüzdüğü duru bir suyla kaplı zeminin üzerinde yükselen platforma inince, buraya neden geldiğimi unutup, adeta gizemli bir güç tarafından çağırılıyormuş gibi kendimi kaybederek sütunların arasına yürüdüm. Bakışlarım, dışarıdaki dünyanın bütün yükünü sırtlanmış sütunlarda, aklım doğaüstü açıklamaların peşine, sessizce sürükleniyordum dar platformun üzerinde. Adeta kendiliğinden hareket eden ayaklarımın hedefi belliydi aslında. Sarnıcın az ilerdeki köşesinde, sütunların altına konulan Medusa başlı iki kaide. Evet bence sarnıcın en etkileyici yerleri bu iki Medusa başıydı. Sanki bütün sarnıç, bu iki kaideye işlenmiş iki Medusa başının bir türlü çözemediğimiz büyük gizemi için yapılmıştı. Yüzlerce yıldır suskunluğunu koruyan bu iki Medusa, gözbebeklerinden yoksun, ardına kadar açılmış gözlerinde belki de bu kentin bütün sırlarını taşımaktaydı. Böylesi büyük bir gizemin yanında, bu sarnıç Ayasofya Kilisesi'nin su ihtiyacını karşılamak için yapılmıştır türünden bir açıklamanın ne ilginçliği olabilirdi ki?

...

 

Sf. 320

...

Zarafetini hiç yitirmeden tuttu imparatorun ellerinden. Kendi oğlunun gözlerinin içine bakar gibi baktı kocasının gözlerine. Yumuşak ama kesin bir ifadeyle şöyle dedi: "Sen İmparatorsun, ölmek daha çok yüceltir seni kaçmaktan. Ama daha iyi bir yol var ölmekten: Öldürmek."

...

 
   

 

copyright © 2010 ~ Ahmet Ümit

copyright © 2010 ~ Everest Yayınları

 

26.07.2011