|
Bu kitaptan
neler ögrendim...
• Elif Şafak'ın
Strazbourg doğumlu olduğunu..
• Kitaplarını neden
İngilizce yazdığını anlayacak şekilde, dünyanın bir çok farklı
şehrinde yaşadığını..
• Kitaplarının otuz dile
çevrilip yayınlandığını..
• Attığımız her adım,
yaptığımız her işte kendimizi yansıttığımızı.. Çözülmesi gereken
bilmecenin bu olduğunu..
• Şu hayatta insanın en
çok sevdiklerini acıttığını.. En derin yaraların ailede açıldığını,
kabuk tutsa bile kanadığını hikâyenin, içten içe..
Bu kitabı
neden sevdim...
• Kitabın başıyla sonu
bir olduğu, bir kısırdöngü şeklinde yazıldığı için.. Farklı şeyler
netleştikten sonra, mesela 49. sayfa ile 380. sayfanın aslında aynı
anı farklı karakterlerin ağzından anlatırken, seni sıkmaktan çok
"demek böyleymiş" dedirtebildiği için..
• "Lost" gibi bir o
karaktere, bir bu karaktere atlayip, daha sonra bu karakterlerin
hikâyelerini birbiriyle kesiştirdiği için..
• Sadece karakterler
arasında değil, dönemler (1940'lar, 1960'lar, 1970'ler, 1990'lar) ve
mekanlar (Türkiye, İngiltere, BAE) arasında da gidip geldiği için..
• "Bu kitabı okumaya
değer mi?" diye başlatıp, "iyi ki okumuşum" diye bitirtebildiği için..
|
|
Sf. 136
...
İstanbul... Koynunda
saklıyordu Esma şehrin anısını. Zihninin derinlerinde ince bir sızı.
Adını dilinin üstüne yerleştirir, şekerleme gibi ağır ağır emerdi
bazen. Londra bir tatlı olsa karamelli bonbon olurdu - ağır kıvamlı,
yoğun ve geleneksel. Oysa İstanbul vişneli, meyanköklü, dişe yapışan
türden bir şeker olurdu - zıt tatların uyumundan oluşmuş, ekşinin
tatlıya, tatlının ekşiye ekşiye dönüşebildiği bir ala karışım.
...
Sf. 257
...
Ara sıra aklına düşen,
bir türlü kesin bir çözüm geliştiremediği bir ikilemdi: İnsanlar
kalbiselim doğup sonradan mı bozuluyorlardı? Yoksa ana rahmine
düştükleri anda kötülük tohumlarıyla donanmış mı oluyorlardı? Kuran-ı
Kerim hepimizin birer kan pıhtısından yaratılmış olduğumuzu
söylüyordu. Şu anki hallerimizin ne kadarı o damlacıkta mavcuttu
acaba, Cemile bunu bilmek istiyordu.
Ne kadar saf ve kusursuz
olsa da inci, istiridye kabuğunun içine giren bir toz zerreciğinden
oluşuyordu. Demek ki çirkin bir cisim bile şahane bir varlığa
dönüşebiliyordu.
... |
|
Sf. 301
...
Budala. Kestirip atmaya
karar veriyorum. "Eğer iyi ile kötü birbirlerini dengeliyorsa, herkes
canının istediğini yapabilir demektir."
"Yooo, öyle değil.
Canının istediğini yapamazsın. Sen yalnızca Yaradan senin içine neler
koyduysa onlardan birşey yapabilirsin. Bende unsurlar var mesela.
Sende unsurlar var. Zişan'ın çoğu su. Sen, ateşsin muhtemelen. Evet,
alev. Aslolan şu: Sana verilen özellikleri nasıl değerlendireceksin?
Eğer içinde denge yoksa o kişi hep gergin olur. Patlamaya hazır bomba,
yazık. Burası bir cehennem diyorsun. Ama cehennemin içinde kendi
bahçemi yaparım ben."
"Kafayı mı yedin ulan? Ne
bahçesi be?"
"Sevgili İskender" diyor
Zişan, sanki bana mektup yazıyor. "Öfke bir kaplana benzer. Kaplanı
görünce dersin ki, ah ne soylu hayvan, benim olsa keşke. Ama
ehlileştiremezsin onu. Kimse yapamaz. Kaplan seni kontrol eder."
Diyor ki Zişan, "Bırak
hiddeti, çirkefi, nefreti. Kaplanlardan sana zarar gelir. İnsanlardan
öğreniriz. Başkalarından. Farklı olandan öğreniriz, aynıdan değil."
Diyor ki Zişan, "Nefs
akbaba gibi. Vahşi kuş. Etinden et çeker. Senden çalar, o yer. Nefsin
güçlüyse sen zayıfsın. Nefsin zayıfsa sen güçlü."
Yavaşça ama kendinden
emin konuşuyor. Sırça çiçekler gibi davranıyor kelimelere, özen
gösteriyor. "Merak ettiğim tek bir şey var..." diyorum.
"Nedir?"
"Acaba seni neden deliler
tarafına koymadılar?"
Şen bir kahkaha
patlatıyor. "Evet, evet, doğru. Herkes söyler. Zişan az biraz kafadan
çatlak diye."
... |