|
Bu kitaptan
neler ögrendim...
• Bir yazarın bir
kitabının iyi olmasının, diğer kitaplarının da iyi olacağı anlamına
gelmediğini.
• Ahmet Ümit'in
çizgiromanlarının da olduğunu.. Hatta bu çizgiromanların "İstanbul
Hatırası"nın baş karakteri Başkomiser Nevzat ile ilgili olduğunu (aynı
karakter mi bilmiyorum tabi.)
Bu kitabı
neden sevdim...
• Sekizinci hikâye, "Aşk
Bir Ütopyadır" sebebiyle.. Ahmet Ümit'in, İstanbul'un geleceği ve
ileriki zamanlardaki yaşam hakkında pek akla gelmeyecek noktaları
yakalamış olması ve tebessümle okutması güzeldi.
• Bunun dışında kitabı
pek sevdiğim söylenemez..
• Birbirinden bağımsız
yazılmış hikâyelerden ilk sekizi kolayca okunabildiği için nispeten
iyiydi, ama en uzun olan dokuzuncu ve kitapla aynı ismi taşıyan hikâye
hem fazla yapay hem de gereğinden fazla uzundu.
• Son hikâyeyi uzun
görünce acaba ilk sekiz hikâyeyi bir şekilde birbirine bağlar mı diye
ummuştum, yanılmışım.
• Zorda kalmadıkça
okunması gerekmeyen bir kitap diye düşünüyorum :) |
|
Sf. 62
...
Kahverengi gözbebekleri
her zamankinden daha iri, daha derin, daha anlamlıydı. O koyu
kahverengilikte, kirpiklerinin gölgeleri arasında gizlenen birini
görür gibi oldum. Hayal görüyor olmalıydım. Şaşkınlıkla yeniden
baktım. Hayır, hayal falan görmüyordum; yer yer sarı beneklerin
belirdiği o tatlı kahverengilikte gerçekten de bir adam vardı.
Dehşetten çarpılmış bir yüzle sevgilimin gözbebeklerinden bana
bakıyordu, irkildim. Adamın orada oluşu değil, yüzündeki dehşetti beni
irkilten. Panik içinde elimi yüzüme götürdüm, alnımı, kaşlarımı,
bırnumu yokladım, hepsi sağlamdı, yerli yerindeydi. Kalkıp aynaya
baksam... Bakışlarım kucağımda yatan sevgiliye kaydı. Hayır hayır, onu
bırakamazdım. Hem de gözleri ardına kadar bana, yalnızca bana
bakarken, hem de ona dokunuşuma karşı çıkmazken. Bu büyülü anı bozup
aynaya koşamazdım. Yüzüm çarpılmış, rengim kaçmış, tenim al kanla
yıkanmış olsun farketmezdi, sevgilimi böyle bırakamazdım.
... |
|
Sf. 139
...
Güneş gözlüklerimin
arkasından istanbul Boğazı'na doğru br yay çizerek uzanan Haliç'e
bakıyorum. Sular güneşin altında ışıl ışıl yanıyor. Haliç'e, Altın
Boynuz adını verenler ne kadar da haklıymış, demekten kendimi
alamıyorum. Eskiden, -insanoğlu teknoloji karşısında etik değerlerini
oluşturmadan önce- Haliç bir çöp yığınıymış. Fabrikaların atıkları,
kanalizasyonlar buraya akarmış. Değil burada denize girmek, burnunuzu
tutmadan yanından geçmek bile çok zormuş. İstanbulluların Haliç'i
kurtarması yüz yıllar sürmüş. İnanabiliyor musunuz, bir zamanlar bu
görkemli güzelliğin üzerinde köpriler varmış. Bir belgeselde
izlemiştim; şekilsiz, çirkin, çelik ve asfalt yığınları; güzelim
Haliç'e vurulan iğrenç prangalar. Neyse ki ulaşımı tümüyle havaya
kaydıran İstanbullular üç yüz yıl önce o köprülerden kurtulmuşlar.
...
|