|
Çok az şehir beni bu
denli şaşırtmayı başarmıştır.
Paris'e giderken, ne
görebileceğinizi az çok bilirsiniz. Evet, caddeler parfüm kokacaktır
geceleri diye anlatmışlardır.. Eiffel'e çıkacağınızı bilirsiniz..
Louvre'a gidip Monalisa'ya bakılacaktır ve Notre Dame'da Quassimodo
sohbetleri yapılacaktır.. Saati saatine bellidir programınız.. ve
beklentileriniz..
Dubrovnik'e yaklaşırken
ise ne göreceğiniz bir yana, ne tip bir yere geldiğinizi bile
bilemediğinizden, beklentiler minimumda varış yaparsınız şehre..
Bizim varışımız da böyle
oldu muammaya.. Mostar'dan bindiğimiz iki katlı şehirlerarası otobüsün
üst kat en ön koltuklarında, etrafı izleye izleye ve tam 3 kez sınır
kontrolünden geçtikten sonra (Bosna'dan Hırvatistan'a girdikten sonra,
Adriyatik kıyısı boyunca ilerlerken, bir noktada tekrar Bosna'ya girip
çıkmak gerekiyor ki bu 3 kez ülke değiştirmek demek) vardık
Dubrovnik'e..

Evet bir kale şehri
olduğunu duymuştuk ve şehre kale kapılarından gireceğimizi.. İçeride
ne ile karşılaşacağımızı hala bilemediğimizden, bu kapının önünde "ne
olur ne olmaz" diye fotoğraf çektirmeye başlayacak kadar da saftık..
Bir sokak animatörünün bir, iki, derken tam beş tane papağanı üstümüze
bıraktığı sıcak karşılamayı da atlatıp kale kapısından içeri girdik.

Bilmediğimiz ise, şehrin
yaşadığı bir yangından sonra orjinaline sadık kalarak yenilendiği;
yerlerin yalınayak gezebileceğiniz kadar temiz (daha sonrasında her
sabaha karşı yıkandığına şahit olduk) parlak taşlarla kaplı olduğu;
tüm hayatın bu surların sınırları içerisinde yaşanmasından dolayı,
tarihi dokunun o turistik kalabalıkla iç içe yaşadığı, taş duvarın
arasında gizlenmiş dar sokaklarda, restoranlar, barlar, mağazalar,
marketler, kiliseler, müzeler, açık hava internet kafeleri ve en
önemlisi kiraladığımız dairenin de bulunduğuydu..

Bu muhteşem ortama
alışıp, sağı solu araştırdığımızda, yakınlardaki adalara turlar
düzenleyen teknelerin kalktığı limanı, yürüme mesafesindeki plajları,
otantik bir berberi, sütunlarının arasında yalınayak oturup kahve
içebileceğimiz bir konser salonunu keşfettik.

Sanki birkaç yüzyıl
öncesinde yaşıyormuşsunuz havası veren bu mimarinin içinde yaşamak,
parmak arası terliklerle şehri tırlamak, üstünüzün kirlenmeyeceğini
bilerek bulduğunuz sütunun dibine veya tarihi (gözüken) bir taşın
üstüne oturmak insana bilimum pozitif duyguları tattırıyor ve enerji
yüklüyor.

Bir müddet sonra, taş
köprülerden yürüyerek plaja gitmeyi, geceleri dar sokakların arasında
gözden kaçan bir restoranı, oturup mehtabı izlerken Frank Sinatra
dinleyebileceğiniz bir barı keşfetmeyi öyle kanıksadık ki, tarihi doku
ile modern hayatı bu kadar kusursuz birleştirmiş bu şehri terkederken
(bir sonraki durağımız ev değil başka yeni bir macera arayacağımız bir
şehir olmasına rağmen) ayaklarımız geri geri gidiyordu. Günün birinde
dostlarla yeniden gelebilmek dileğiyle..


|